“Siyah-Beyaza Dönen Renkler” bir seri yazı olup ilki “Türkiye’nin Bugünkü Manzarası” ismi ile başlamaktadır. Yazılar genellikle yorum olmakla birlikte konu itibari ile kaynakları ile de sunulacaktır.
Türkiye’nin Bugünkü Manzarası
Bir varmış bir yokmuş, gelinen Türkiye’ye bir kuş bakışı bakma zamanı geldi. Şartlar ne olursa olsun “eski” diye yakındığımız ve avunduğumuz o renkler, artık çoktan yerini siyah-beyaza bırakmış durumda. Giderek artan zorlu hayat koşulları, eğitimin sadece ismini kullanarak verdiği kapsül hap şeklindeki manasız öğretiler ve daha niceleri. Saymakla bitmez milyonlarca dert ve bu dert denizinde yüzmeye çalışan Türk halkı. Bugünün Türkiye’si, dışarıdan bakıldığında, sanki her ailenin ve her bireyin hayatı bir dram filmi veya romanı gibi. Ancak bu hikâyeyi yazacak ne Victor Hugo, ne de beyaz perdeye taşıyacak Christopher Nolan var.
Sala serpe yaprak gibi kuruyup dökülen umut, insanların duygusal içtimasına savaş açmış durumda. 7’den 70’e herkesin söyleyecek çok şeyi var ama kimsenin dinlemeye tahammülü yok. 2024 Türkiye’si bozuk bir planör gibi zaman zaman yere alçalsa dahi tekrar havalanabiliyor. Şarkılarından siyasetine, dizilerinden haberciliğine kadar her şeyin cılkı çıkmış, popülerlik adı altında “dimağları doyuran ama ruhları aç bırakan” yüzeysel bir anlayış, artık toplumun tüm katmanlarına işleyerek herkesi ele geçirmiş durumda. Bu son demlerin kendini yenilemesi ümidi ile yaşıyorum, ne de olsa doğa kendini her zaman yeniler, bu her zaman böyle olmuştur: Sümer, Aztek ve Maya uygarlıkları kayda değer örnekler arasında verilebilir. Bugün Türkiye’nin de bu yenilenme sürecine ihtiyacı var. Ancak bu süreç, yalnızca bireylerin değil, tüm toplumun ve hatta küresel bir bilinçlenmenin parçası olmayı gerektiriyor. Belki de kendi “Rönesans”ımızı gerçekleştirmemiz ve umutlarımızı yeşertmemiz gereken zaman gelmiştir; tıpkı kurak bir toprağın, yeterince yağmur aldığında yeniden çiçek açması gibi. Modernite altında bize sunulan ve moda diye nitelendirilen her şey aslında kurgudan ibaret. Devletin baskı organları arasında yer alan “medya” insanların hayatını, fikirlerini şekillendirmekle beraber onların ihtiyaçlarını da düzenlemektedir ki bana kalırsa Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisi bile onlar nezdinde yeniden kurgulanmıştır. Teknoloji ile aşır neşir olmuş yeni nesil, kullandığı aletlerin algoritmasına kaptırdığı bilgiler ile kendi hayatını şekillendirmekte ve ileri yaşamlarının temelini atamamaktadır. Teknolojinin tüm hayatımıza girdiği bu çılgın yaşam dünyasında, teknolojiyi kullanmamak mağaradan çıkamamakla eşdeğer. Lakin Aşırı teknolojiye maruz kalmak insanları bambaşka bir köleliğin içine sürüklüyor. Artık gençler, sosyal medya akışlarında gezinmekle saatler harcarken, gelecekleri için sağlam temeller atmakta zorlanıyorlar (örneğin, bir sınav öncesi YouTube’da eğitici içerikler izlemek yerine saatlerce eğlence videolarıyla vakit harcamak). Daha önceki yazılarımda teknoloji konusuna değinmiştik tekrar ele almaya gerek yok.
Modernitenin getirdiği keyif şekli, 20 yıl öncesi televizyonda Pokemon’a özenip camdan atlayan çocuktan daha tehlikeli hal almaya başladı. Artık bireyler, bilinçaltlarına işlenen yapay mutluluk ve “yapay zekânın” sunduğu çözümlerle kendilerini tatmin ederken, gerçek dünyadan ve gerçek sorunlardan kaçmaya daha eğilimli hale geldiler. Bu kaçış, bireyin ruhsal ve zihinsel gelişimini ciddi şekilde engelleyerek onları “yapay bir insana” dönüştürdü. Çağa uygun eğitimin verilip, bilinçlendiremeyeceği hiçbir şey yok. Çağa uygun, etkili ve kapsamlı bir eğitimin sunulması, gençlerin zihninde oluşan bilgi boşluklarını doldurabilir ve onları bilinçli bireyler haline getirebilir. Ancak eğitim sisteminin güncel problemleri çözemediği gibi, gençlerin geleceklerini daha iyi inşa edebilmeleri için gereken altyapıyı da sağlayamadığı bir ortamda, bu görev daha da zorlaşıyor, umarım bir an önce silkeleniriz.
Yazar: Umut ÇETİNBAŞ
Diğer yazılar için TIKLAYINIZ
Instagram, LinkedIn